Odanın içinde bir adam
Adamın içinde bir kadın
Kadının içinde bir evren
Yaşar giderlermiş uzaktan uzaktan
21 Kasım 2017 Salı
22 Ağustos 2017 Salı
Sen 2
Defterler ve fotoğraflar arasında gidip geldi bakışları. En sonunda eski, mavi plastik ile kaplanmış bir deftere bakmaya karar verdi. Sayfaları çevirmeye başladı. Düzgün, disiplinli bir el yazısı ile tutulmuş, akla gelen ilk anıları , bakışlarıyla karşılaştıkça canlanmaya başlayan kelimeler, defterden zihnine bir köprü kurarak geçmişe ,bir zamanlar sahip olduğu o küçük dünyasına doğru bir yolculuğa çıkarmışlardı onu. İşte karşısında ilk arkadaşları, evlerinin ormana benzettiği bahçesi, bağırış ve çağırışlar içinde oyun oynayan mahalleli çocuklar, sobada pişmeye bırakılmış kestaneler, kömüre karışmış kar kokusu, gece lambasının annesinin yüzünü aydınlatışı, ezberlenmiş dualar eşliğinde uykuya dalışı. İnsanlar, kokular, yiyecekler, sesler okudukça bir bir canlanıyor, sevinçle, özlemle ve yitik anılarıyla beraber içine doluyordu. Yazının bozulduğu birkaç yer, detaylarını hatırlamak bile istemediği mide bulandırıcı birkaç anıya aitti. Bu sayfaları hızlı geçti. Yine de bir anlık temas sonucu andığı için artan huzursuzluk ve öfke onu defterden biraz uzak durmaya itti. Tüm anıların anılması gerektiğini kim söyledi? Anıların hepsinin üzerinde unutulmanın en büyük ibaresi olan toz tabakaları. ”Çünkü hatırlayıp onları aramaktan korktuğu için.” Çünkü aramak yerine korkmak, hissetmek yerine korkmak, yaşamak yerine korkmak almıştı o çocuğun hayatını. Karanlık. Karanlık ışıksız kalmak mıydı? Işıksız mı kalmıştı? Hayır, tabii ki. Anılardan cevabının doğruluğu görebiliyordu. Masanın başından kalktı, o evi düşündü. Evlerine, artık bir resimden ibaretti, her bakışında içini tatlı bir his sarar, sanki saklı bir dünyası varmış ve bu resimler sayesinde, anılar sayesinde, defterler sayesinde varlığını sürdürebilecekmiş gibi hissederdi. Evin önünde çekilmiş fotoğrafa bakarken doldu gözleri. Her şey ne kadar basitmiş dedi. Ne kadar basit ve uzak şimdi. Yaşanmışlıkların kaldırabileceği seviyeyi aşmış olduğunu fark edince masanın başından uzaklaşmak istedi. Ayağa kalkıp yavaşça odayı arşınlamaya başladı. Odada dolanırken düşündü, bunların ne kadarı gerçekti diye. Anılar, içlerindeki insanlar, duygular ne kadar gerçekti? Annesinin ona sarılışı, topa vurmaktan acıyan ayak başparmağı, sigara dumanıyla dolmuş oturma odaları, kahkahalar, gözyaşları ne kadar gerçekti? Kolunu çimdikledi, gördüğü rüyadan uyanacağını umarak, bir şey olmadı. Gereksiz bulduğu bu hareketi onu bu konuda daha da düşünmeye itiyordu. Sadece geçmiş değil, şimdi, gelecek ne kadarı gerçek bunların? Geleceği bir kenara bıraktı. Belirsizdi o, varla yok arası bir zaman dilimiydi. Şimdi veya geçmiş bunları düşünmeliydi. Geçmişe dair anılar, şimdiye dair hislerimiz mi vardı elimizde? Var mıyız yoksa varolduğumuza inanmayı tercih eden basit yaratıklar mıyız? Varız. Vardık. Varolmayabiliriz. Şu an oturduğum bu masadan gördüğüm orman, eskiden oturmuş olduğum sayısız masalardan gördüğüm insanlar,duyduğum,hissettiğim her şey ne derece varlardı? Anlam, varolmuş hissedebilmekte mi dedi farkına varırcasına. Sustu. Varolmuş hissetmek nedir? Nasıl böyle hissederiz? Varoluşa dair bu düşünceleri bir yere varmaz onu, uçsuz bucaksız bir çölün ortasındaki cenneti andıran o eşsiz vahayı arayan bir bedevi gibi hissettirirdi sadece. Öyle de olmalıydı, elinde bir şey yoktu ya da vardı. Kıymetini biliyordu ya da bilmiyordu. Var oluyordu ve yok oluyordu aynı anda. Yatağına uzandı, sorular zihnine dolmaya, orada bir cevap bulana kadar yankılanmaya devam ediyordu. Gözlerini kapadı yine, odanın eski sarı ampulünün ışığı göz kapaklarına sıcak bir şekilde dokunuyordu. Defterleri ve fotoğrafları düşünmeye başladı. Var olduğunun bir kanıtı değil miydi onlar; mürekkep, zaman ve zamanın kâğıda hapsoluşu olarak. İşte oradaydı,masada,kıymetinin bilinmemesine hayıflanan biri gibi suskun ve kibirli bir şekilde duruyor, bunu ait olduğu kişiye hissettirebiliyordu. Ya da sadece basit defter ve fotoğraflardı. Sakin olup, düşüncelerine hakim olmalıydı. Masanın başına geçerken bunları düşünüyordu.
19 Ağustos 2017 Cumartesi
Sen
Sessizlik. Tüm evi saran sessizlik. Eskimiş koltuğundan yavaşça doğrulan, yıllanmış bir çınarı andıran gövdesi. Zamanla oluşan romatizmaya rağmen dik duran bacakları. Ve doğrulması geçmişten geleceğe. Çocukluğunda geçmiş, detaylarını bir nebze olsun unutamadığı o anı, son zamanlarda zihnini epey meşgul ediyordu. Anısı, küçükken oturdukları bir gecekondu mahallesinde geçiyordu. Uzun, evden çok bir tırtılı andıran iki gözlü bir gecekonduydu yaşadıkları yer. Her akşamüstü, özellikle yazları, mahallenin gençleri dışarı çıkar ve biri garaja çizilen, diğeri ise taşlarla kurulmuş iki kale arasında epey çekişmeli bir futbol maçı çevirirlerdi. Onun gibi küçük çocuklar ise bu maçlara arada bir alınır, genellikle kenarda bir yerde oturup büyüklerin oynamasını, yaptıkları hareketleri hayranlıkla izlerlerdi. İşte bu güzel ve samimi ortamda hissettiği aidiyet ve huzuru hayatı boyunca birkaç kez tatmış, bunlardan yoksunken de sık sık anılara tutunmuştu.Yavaşça başını kaldırdı. Masadaki dosya yığınına baktı. Gerçekliğe dönüş her zaman böyle sıkıcı değildi diye düşündü. Gençliğinde sık sık hayallere, anılara dalar, onlardan gerçeğe, şimdiye dönüşü ise rahatlamış bir şekilde olurdu. Artık öyle olmuyordu, geçmişin birikmiş yükleri her seferinde daha da ağırlaşıyor, unuttuğu her şey onu ağırlığıyla eziyordu. Bu dönüşler sırasında hep bir karanlık olurdu tam olarak gözbebeklerinde. Pencereye doğru baktı. Çalışma odasının ormana bakan penceresinden güneş ışıkları süzülüyordu. Acaba kuş seslerini duyabilir miydi? Pencereye yaklaştı, yarısına kadar açtı. Akşam güneşi ağaçlarla beraber hoş bir görüntü yaratırken kuşların cıvıltıları pencere açıldığı anda içeri dolmaya başladı. Gözlerini kapatıp dinlemeye koyuldu. Aklına ise tan ağarırken yavru kuşların ortaya çıkışı ve gökyüzünde henüz kimseler uyanmamışken özgür ve cıvıltılı bir şekilde kanat çırpışları geldi. Gözlerini açtı, dışarıdan odaya kaydı bakışları. Masadaki dosya yığını, kenarındaki birkaç sigara izmariti geldi gözünün önüne. İzmaritler küllerin arasında kaybolmuş daha doğrusu küllerin arasına gömülmüştü sanki. Huzursuzluk doldukça hayatına, nükseden eski bir hastalıktı bu. Ya da basit bir bağımlılık.
7 Temmuz 2017 Cuma
Işık
Gün doğuyordu, her zamanki gibi. Alacakaranlıktan sonra karanlık gökyüzü, güneşin önderlik ettiği bir ışık ordusu tarafından ele geçiriliyor ve gün göğü fethedilmesiyle başlıyordu. Uzaklarda bir yıldız tek başına belki de milyonlarca yıl uzakta olmanın getirdiği o kaygısızlıktan bir nebze olsun yararlanamadığını açığa vurur gibi gözümüzün önünde- uyanık olanların-kıpırdanarak bu tekrarlanan sonsuz- tam olarak sonsuz değil- döngüyü izliyordu. Sahi kim uyanıktı , kim uyuyordu, kim işe gidecek, kim iş arayacaktı? Bu da sonsuz bir döngüye benziyor değil mi binlerce yıldır tekrarlanan uyu,uyan sonraki yüzyılların ve yaşamın getirdiği iş bul, işte çalış, işin kölesi ol ve işini biz sana durabilirsin diyene kadar yap.
Sonsuz benzeri döngülerle çevrilmiş yaşamlarımızda çoğunlukla -bilinçsiz tüketici kesimden bahsetmemekteyim- sıradan olmamayı hedef biçip sıradan bir hayat sürdüğümüzü fark edene kadar mutlu veya mutsuz bir şekilde yaşayıp bunu fark ettikten sonra ise tamamen kendi içinde çökmeye başlayan bir yaşam oluşturuyoruz. Peki bunu değiştirmek için hiçbir şey yapmıyor muyuz? Ah!Tabi ki de yapıyoruz, değişiklikler -yaşamda değişmeyen tek şey değişimin kendisidir!- diyen Herakleitos misali yaşamımıza girip çıkıyor. Her an her günün aslında önceki güne ne kadar benzese de ondan tamamen bağımsız bir varlığı olduğuna vardığımız anda bu düşünceye hak veriyoruz. Oysa değişim yaşanırken kazanılan, kaybedilen ve bu yüzden ilerideki değişimlere şekil veren bu eksi veya artılara çok dikkat ediyor muyuz? Bilmem ediyor muyuz? Sanırım ediyoruz.
Ne diyordum sonsuz benzeri bir döngü ve ışık.
Biz yaşıyoruz, yaşamaktayız, hiç yaşamıyoruz, yaşamamaktayız.
Günler aynı ve farklı, değişimler geçici ve kalıcı. Sıradan olan sıradan değil ve dediğimiz gibi sıradan. Kelime oyunu yapmak gibi bir niyetim yoktu ama anlaşılmaz durmadığına eminim.
Kontrol edebildiğimiz bir değişim ne kadar değiştirebilir, ne kadar değişimdir özünde?
Kontrol edemediğimizi bildiğimiz zaman ne kadar sonsuz ve sınırsız durur oysa ömür denen şey sayesinde ona bu özelliklerinin yanı sıra kısalık da eklenebilir.
Gün doğdu,ilerliyor saatlerimiz.Hep ileri doğru! Ah şu zaman, ölçüsüz bir zaman ister miydiniz hiç? Ne çalışacağınız saatin kişisel yaşam bazında kontrol edilemediği bir anlamda herkesin kendi saat diliminde yaşadığı.Sanırım sağlıksız olurdu. Yine de düşünelim gece çalışan, işe giden insanlar, şehirlerin gecenin ilerleyen saatlerinde oluşturduğu o koca sessizlik. Şehrin uyanışı. Bunların olmadığını düşünelim gece karmaşası, hayatın hiç durmadığı ve insanların geceye göre evrildiği- tabi ki yüz milyonlarca yıl sonrasına-evrilebileceğini düşünmek.
Saatinize bakın şu an dünyanın bir yerinde öğlen oldu. Öğlen- günün en sıcak saatlerinin işaretçisi.
-Bir sonraki yazıda devam edecek-
Sonsuz benzeri döngülerle çevrilmiş yaşamlarımızda çoğunlukla -bilinçsiz tüketici kesimden bahsetmemekteyim- sıradan olmamayı hedef biçip sıradan bir hayat sürdüğümüzü fark edene kadar mutlu veya mutsuz bir şekilde yaşayıp bunu fark ettikten sonra ise tamamen kendi içinde çökmeye başlayan bir yaşam oluşturuyoruz. Peki bunu değiştirmek için hiçbir şey yapmıyor muyuz? Ah!Tabi ki de yapıyoruz, değişiklikler -yaşamda değişmeyen tek şey değişimin kendisidir!- diyen Herakleitos misali yaşamımıza girip çıkıyor. Her an her günün aslında önceki güne ne kadar benzese de ondan tamamen bağımsız bir varlığı olduğuna vardığımız anda bu düşünceye hak veriyoruz. Oysa değişim yaşanırken kazanılan, kaybedilen ve bu yüzden ilerideki değişimlere şekil veren bu eksi veya artılara çok dikkat ediyor muyuz? Bilmem ediyor muyuz? Sanırım ediyoruz.
Ne diyordum sonsuz benzeri bir döngü ve ışık.
Biz yaşıyoruz, yaşamaktayız, hiç yaşamıyoruz, yaşamamaktayız.
Günler aynı ve farklı, değişimler geçici ve kalıcı. Sıradan olan sıradan değil ve dediğimiz gibi sıradan. Kelime oyunu yapmak gibi bir niyetim yoktu ama anlaşılmaz durmadığına eminim.
Kontrol edebildiğimiz bir değişim ne kadar değiştirebilir, ne kadar değişimdir özünde?
Kontrol edemediğimizi bildiğimiz zaman ne kadar sonsuz ve sınırsız durur oysa ömür denen şey sayesinde ona bu özelliklerinin yanı sıra kısalık da eklenebilir.
Gün doğdu,ilerliyor saatlerimiz.Hep ileri doğru! Ah şu zaman, ölçüsüz bir zaman ister miydiniz hiç? Ne çalışacağınız saatin kişisel yaşam bazında kontrol edilemediği bir anlamda herkesin kendi saat diliminde yaşadığı.Sanırım sağlıksız olurdu. Yine de düşünelim gece çalışan, işe giden insanlar, şehirlerin gecenin ilerleyen saatlerinde oluşturduğu o koca sessizlik. Şehrin uyanışı. Bunların olmadığını düşünelim gece karmaşası, hayatın hiç durmadığı ve insanların geceye göre evrildiği- tabi ki yüz milyonlarca yıl sonrasına-evrilebileceğini düşünmek.
Saatinize bakın şu an dünyanın bir yerinde öğlen oldu. Öğlen- günün en sıcak saatlerinin işaretçisi.
-Bir sonraki yazıda devam edecek-
Kaydol:
Yorumlar (Atom)